İngiliz Casusunun İtirafları

İngiliz Casusunun İtirafları

İngiliz Casusunun İtirafları isimli kitap ile geçenlerde Üniversite dersim gereği tanıştım. Başta Basit görünen bu kitap okudukça ne kadar önemli olduğunu hissettirdi ve sitemizin takipçileri ile paylaşmaya karar verdim.

Geçenlerde bitirdiğim İngiliz Casusunun İtirafları adlı kitap beni oldukça sarstı. Sömürgelerinden beslenen bir ülkenin casuslarından birinin itirafı olan bu kitap dili biraz ağır olmasına rağmen içeriği bakımından okunmaya değer…

ÖNSÖZ

Kur’an-ı Kerimde Allahü Teala “İslamiyetin en büyük düşmanı, yehudiler ve müşriklerdir” – (Maide 82.Ayet)

İslamiyeti yıkmak için ilk fitneyi çıkaran yehudi, Yemenli Abdüllah bin Sebe’dir. Hakiki Müslüman olan (Ehl-i Sünnet)  e karşı Şi’i fırkasını kurdu. İslamiyeti yok etmek için misyoner cemiyetler kuruldu. Bu işte en ileri giden İngilizlerdir. Londra’da Müstemlekeler Nezareti kuruldu. Bu birimin her memlekete gönderdiği casuslardan biri olan Hempher, 1713 de Basra’da tuzağa düşürdüğü 14 yaşındaki Necdli Muhammedi yıllarca kandırarak Vehhabi fırkasını kurdurttu. Nezaretin emri ile 1737’de ilan ettiler.

İslam düşmanları ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar İslamiyeti yok edemeyeceklerdir. Çünkü Allahü teala Kur’an-ı Kerim’de, Hicr suresinin 9.ayeti kerimesinde mealen;

(Bu Kur’an-ı, sana ben indirdim. Onu elbette ben koruyacağım) buyurdu.

İngiliz devletinin esas siyaseti, dünyadaki bilhassa Afrika ve Hindistan’daki tabi servetleri sömürmek, oradaki insanları, hayvan gibi çalıştırıp bütün kazançları İngiltere’ye nakletmektir.

Kitap 3 kısım olarak hazırlanmıştır.

  1. Kısım: İngiliz casusunun itiraflarıdır.
  2. Kısım: İngilizlerin planlarını, devlet adamlarını aldattıklarını, Hind ve Osmanlı İslam devletlerini yok ettiklerini bildirilmektedir.
  3. Kısım: Hüsalat-ül Kelam’dan tercüme olup, hak dinin İslamiyet olduğunun ispatlarıdır.

Bugün bütün dünyadaki Müslümanlar 3 fırkaya ayrılmıştır. Birinci fırka Eshab-ı kiramın yolunda olan hakiki Müslümanlardır. Bunlara Ehl-i Sünnet veya Sünni ya da Fırka-i Naciyye denilir. İkinci fırka Eshab-ı Kiram’a düşman olan Şii’lerdir. Üçüncüsü Sünnilere ve Şii’lere düşman olan Vehhabi veya Necdi’dir. Müslümanları bu üç fırkaya ayıranlar yehudiler ve ingilizlerdir.

 

Birinci Kısım – Birinci Fasıl

Hempher diyor ki; İki şey mühimdir:

1- Elimize geçmiş yerleri elimizde tutmaya çalışmak,

2- Elimize geçmemiş yerleri ele geçirmeye çalışmak.

Müstemlekeler (Sömürgeler] nâzırlığı, bu iki vazife için birer komisyon teşkil etmiştir. Müstemlekeler nâzırlığında vazifeye başlayınca, başta bana Doğu Hindistan şirketinde bir görev verdi. Hükümetimizin, Hindistan için hiç endişesi yoktu. Çünkü Hindistan, değişik milletlere, ayrı dillere ve zıt çıkarlara sâhip bir ülkeydi. Çin’den de emindik. Çünkü Çine hâkim olan Budizm ve Konfüçyüs dinlerinin canlanmasından korkulmuyordu. Bunlar, hayatla hiç alakası olmayan iki ölü din idi. Bu iki ülke halkının adetlerini taklit ederek, niyetimizi gizliyorduk.

İran hükûmeti ile de, gizlice bir kaç anlaşma yapmış ülkeye, mason yaptığımız, devlet adamlarını yerleştirmiştik.  Rüşvet, kötü idare ve din bilgisi noksan idarecilerin, güzel kadınlarla meşgul olup, vazifelerini unutması, bu iki ülkenin belini kırdı. Fakat yaptıklarımızın beklediğimiz sonucu vermemesinden endişe ediyorduk:

1- Müslümanlar, İslam’a son derece bağlıdır.

2- İslamiyet bir zamanlar, idare ve hüküm diniydi.

3- Osmanlı ve İranlıların yaptıklarımızın farkına vararak planlarımızı bozmasından endişe ediyorduk.

4- İslam alimlerinden son derece rahatsızdık.

 

Birinci Kısım – İkinci Fasıl

Miladi 1710 senesinde Müstemlekeler nazırı Müslümanları parçalamak için gerekli bilgileri toplamak üzere Mısır, Irak, Hicaz ve İstanbul’a gönderdi. Hiç unutamıyorum!

Sekreter ile vedalaştığımızda;

-Devletimizin geleceği başarınıza bağlıdır. Onun için var kuvvetinizle çalışmalısınız.

Ben, İslamiyetin hilafet merkezi olan İstanbul’a yola çıktım. Daha önce Londra’da Türkçe ve

Kur’ân lisanı ile Arapça ve İranlıların dili Farsça öğrenmiştim. Adımın Muhammed olduğunu söyledim ve camiye gitmeye başladım. İstanbul’da Ahmed Efendi isminde yaslı bir âlim ile tanıştım. Bu zat, gece gündüz Muhammed Aleyhisselam’a benzemeye çalışırdı.

Bir gün Ahmed efendiye: (Annem ve babam öldü. Kardeşim de yok. Bana miras olarak da hiç birşey kalmamış. Çalışıp kazanmak, Kur’ân-ı Kerim’i ve din bilgilerini öğrenmek için İslam merkezine geldim) dedim. Bu sözlerime çok sevindi ve şu üç sebepten dolayı, sana hürmet göstermek lazımdır dedi.

1- Sen müslümansın. Bütün müslümanlar kardeştirler,

2- Sen misafirsin. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Misafire ikramda bulununuz!),

3- Sen çalışmak istiyorsun, (Çalışan, Allah’ın dostudur) diye bir Hadis-i Şerif vardır.

İstanbul’da bulunduğum müddetçe, bir cami hizmetçisinin yanında biraz para karşılığında yatardım. Hizmetçinin ismi Mervan Efendi idi. İstanbul’da iki senem dolunca, Ahmed efendiye, vatanıma dönmek istediğimi söyledim.

– Gitme, niçin gidiyorsun? İstanbul’da ne ararsan var. Allahü teâlâ, bu şehre, din ve dünyayı birlikte vermiştir. Ahmed efendi bana çok alışmıştı.  İstanbul’da bulunduğum müddetçe, her ay Müstemlekeler nezâretine bir rapor gönderdim.

 

Birinci Kısım – Üçüncü Fasıl

Döndükten sonra yeni emirler aldım. Fakat maalesef ancak altı kişi dönebilmiştik. Kalan dört kişiden biri, müslüman olup, Mısır’da kalmış.  İkincisi, Rusya’da kalmış. Zaten Rus asıllıydı. Üçüncüsü ise, yine sekreterin anlatdığına göre, Bağdat’da veba hastalığından ölmüş. Dördüncüsünü Yemen’in San’a şehrine kadar takip etmiş bir seneye kadar raporları geliyormuş. Fakat, sonra raporlar kesilip, nazırlığın tüm gayretlerine rağmen, bir izine rastlanmamış. Nazırlığa Osmanlı Devleti’nin zayıf noktalarını gösterecek bir rapor hazırlamalıydım. Sekreter;

-Ey Hempher, gelecek seferki vazifen ikidir:

1- Müslümanların zayıf noktalarını tespit etmek,

2- Müslümanların arasını açıp, onları birbirine düşürebilecek bilgiler elde etmek,

Irak’a gitmem için emir geldi. Altı ay sonra, kendimi Irak’ın Basra şehrinde buldum. Bu şehir halkının bir kısmı Sünni, bir kısmı da, Şi’i idi.

Ben Muhammed Aleyhisselam’ı çok takdir ediyorum. Şüphesiz O, kitaplarda okuduğumuz, Allah’ın Peygamberlerindendir. Fakat, ben bir Hıristiyan olarak, henüz onun peygamberliğine iman etmiş değilim.

Birinci Kısım – Dördüncü Fasıl

Basra’ya varınca, bir camiye yerleştim. Caminin imamı Şeyh Ömer Tai isimli, Arap asıllı ve sünni bir zattı. Onunla sohbet etmeye başladım. Fakat daha konuşmanın başında benden şüphelenip sual yağmuruna tuttu. Şu cevaplarla kurtuldum.

-Ben Türkiye’nin Iğdır beldesindenim, İstanbul’daki Ahmed Efendinin talebesiyim.

İmamı ikna ettiğim için çok sevinmiştim. Sonrasında bir hana taşındım. Hanın sahibi Mürşid Efendi isminde ahmak bir adamdı. Her sabah ezan okunur okunmaz kapımı sert bir şekilde çalardı. Kalkar ve sabah namazını kılardım. Sonra bir marangozun dükkanına taşındım. Marangoz, Abdürrıza isminde, Horasanlı bir Şi’i ve mert bir adamdı. Bana oğlu gibi davranıyordu.

Bizim marangoz dükkanına bir delikanlı arada bir uğrardı. İlim talebesi kıyafetinde Arabi, Farisi ve Türkçe biliyordu. İsmi (Muhammed bin Abdülvehhab Necdi) idi. Bu delikanlı, son derece yüksekten konuşan ve asabi biriydi. Necdli Muhammed, sünnilerin dört mezhebinden birine tabi olmaya bir sebep görmüyordu. Kendini beğenmiş Necdli genç Muhammed, Kur’anı ve sünneti anlama hususunda, nefsine uyardı. Aradığımı Necdli Muhammed’de bulmuştum. O alimlere saygısızlığı, dört Halifeye dahi ehemmiyet vermeyişi, Kur’an-ı ve sünneti anlama hususunda müstakil bir görüşteb oluşu onu avlayıp elde etmek için, en zayıf noktalarındandı. Necdli Muhammed bin Abdülvehhab ile çok yakın bir arkadaşlık kurdum. Kur’an-ı okuyor ve bazı ayetler üzerinde konuşuyorduk. Bundan maksadım, Muhammedi tuzağa düşürmekti.

Necdli Muhammedin canının kadın istediğini biliyordum. Gel Mut’a nikahı ile birer kadın alalım. Onlarla eğleniriz) dedim. Basını sallayarak kabul etti. Müstemlekeler nazırlığı tarafından gönderilen, hıristiyan kadınların yanına gittim. Onlardan birine meseleyi anlattım. Kabul edince, ona Safiye ismini verdim. Necdli Muhammedi onun evine götürdüm. Evde sadece Safiye vardı. Necdli Muhammed için bir haftalık nikah akdini yaptık. O da kadına (Mehir) olarak biraz altın verdi. Ben dışardan, Safiye içerden, Necdli Muhammedi aldatmaya başladık.

Vehhabi dininin esası ondur:

1- Allah maddî bir varlıktır. Eli, yüzü ve ciheti vardır, diyorlar.

2- Kur’an-ı Kerime, kendi anladıkları gibi mana verirler.

3- Eshab-ı kiramın bildirdiği şeyleri inkar ederler.

4- Âlimlerin bildirdiklerini inkar ederler.

5- Dört mezhepten birini taklit eden kafir olur.

6- Vehhabi olmayanlar kafirdir.

7- Peygamberi, Evliyayı vesile yaparak dua eden kâfir olur.

8- Peygamberin ve Evliyanın mezarlarını ziyaret etmek haramdır.

9- Allah’tan başkası ile yemin eden müşrik olur.

10- Allah’tan başkası için nezr yapan ve Evliya’nın kabirleri yanında hayvan kesen müşrik olur diyorlar.

 

Birinci Kısım – Beşinci Fasıl

Necdli Muhammed ile çok samimi olduğumuz bu günlerde, şi’ilerin en çok sevdiği, aynı zamanda onların ilim ve ruhaniyet merkezi (Kerbela) ve (Necef) şehirlerine gitmek için Londra’dan emir geldi.

Şi’ilerin birinci halifesi olan Ali Necef’de defnedilmişdir. Necefe bir fersah, yani yürüyerek bir saat uzaklıktaki (Kufe) şehri, Ali’nin hilâfet merkezi idi. Şi’iler:

  1. Osmanlı hükümetine son derece düşmandılar. Çünkü, onlar Şi’i Türkler Sünni idi. Sünnilere kafir diyorlardı.

2- Tıpkı bizim duraklama devrindeki papazlarımız gibi, kendilerini tamamen dini ilimlere vermiş, dünyevi ilimlerle çok az ilgileniyorlardı.

3- İslamişyetin hakikatinden, ulviyetinden ve fen ve tekniğinden haberleri yoktu.

Şi’ilerin hali çok vahimdi. Pislik ve yıkıntılar içinde yaşıyorlardı. Yollar emniyetsizdi. Cehalet korkunç bir şekilde yaygındıret içinde kıvranıyorlardı. Devlet çarkı da, dönmez hâle

Kerbela’ da ve Necef’ de dört ay kadar kaldım. Necef’de çok şiddetli bir hastalık geçirdim. Üç hafta hasta kaldım. Bir doktora gittim. Bana bazı ilaçlar verdi. Günden güne iyileşmeye başladım. İyileştikten sonra, Bağdat’a gittim.

İngiliz Casusunun İtirafları

Birinci Kısım – Altıncı Fasıl

Bir müddet Bağdat’ta kaldım. Sonra, aldığım emir üzere Londra’ya dönmek gerekti. Londra’da sekreter ve bazı nezaret mensupları ile görüştüm. Onlara uzun seferimde yaptıklarımı anlattım. Irak’la alakalı malumatlarıma çok sevindiler.  Safiye’de, benim raporuma mutabık bir rapor yollamış. Nazır, Necdli Muhammedi elde ettiğime çok memnun oldu.

(-O nazırlığımızın aradığı bir silah idi. Ona her nevi sözü ver. Bütün mesain sadece onu elde etmek için olsa dahi yeter.) dedi.

Ben de: (Necdli Muhammed için çok endişeliydim. Zira fikrinden dönmüş olabilir dedim).

(Kalbin rahat olsun. Ondan ayrıldığında sahip olduğu fikirlerden dönmemiştir. Ve İsfahan’da nazırlığımızın casusları onunla görüşmüşler, onun bozulmadığını haber vermişlerdir). dedi.

Necdli Muhammed bana: (Safiye benimle Isfahan’a geldi ve iki ay daha onunla mut’a nikahı ile yasadık. Necdli Muhammed sayesinde nazırlığın en büyük madalyasını hak ettim. Ve nazırlığın en mühim ajanlarından oldum. Sekreter sana, vazifende yardımcı olacak bazı devlet sırları söyleyecek) dedi. Nazırlığa yeni emirleri almak için gittiğimde, karşımda güler yüzü ve uzun boyu ile sekreteri gördüm. O kadar sıcak elimi sıktı ki, bundan bana olan sevgisi belli oluyordu.

Bana: (Nazırımızın ve müstemlekelerle vazifeli heyetin emriyle sana çok mühim iki devlet sırrı söyleyeceğim. Bu iki sırdan çok istifade edeceksin. Elimden tutarak, Nazırlığın bir odasına götürdü. Bu odada çok cazip bir şeyle karşılaştım: Yuvarlak bir masanın etrafında 10 adam oturuyordu.

1-Osmanlı padişahı (Türkçe-İngilizce)

2-Şeyhülislam

3-İran şahı

4-İran veziri

5-Şi’i’lerin tabi olduğu Necef’deki Alim  ve son üç kişi Farsça ve İngilizce biliyordu. Bu adamların yanında onların söylediklerini yazmak için birer katip bulunuyordu. Bu katipler aynı zamanda onlara casusların topladıkları malumatları bildiriyorlardı.

Bu 5 kişi onların ne düşündüklerini anlamak içinmiş. Sorduğumuz sorulara cevap alıyoruz ve verdikleri cevaplar asıllarının cevaplarına yüzde yetmiş uymaktadır.

Sonra, adı geçen temsili beş adamın askerlik, maliye, maarif ve dini sahalarla alakalı aralarında geçen planların neticelerini barındıran bin sayfalık bir kitap verdi. Baştan sona okudum. Kitap hayret edilecek cinstendi.

Sekreter dedi ki: (Buna benzer diğer odalarda, şu anda sömürdüğümüz ya da sömürmeyi planladığımız devletler için de, böyle masalar vardır.)

Kitabın kaydettiği Müslümanların zayıf noktaları şunlardır:

1- Sünni-Şi’i ihtilâfı

2- Çok az bir istisnayla, Müslümanlar cahildirler

3- Maneviyatsızlık, bilgisizlik ve şuursuzluk

4- Tamamen dünyayı bırakıp, sadece ahiret ile meşgul olmaları

5- Hükümdarların diktatör ve zalim olmaları

6- Yollar emniyetsiz, nakliyat ve seyahatin kesik oluşu

7- Her sene on binlerce kişiyi ölüme götüren veba, kolera gibi hastalıklara karsı tedbirsizlik ve sağlığa önem vermemeleri

8- Şehirlerin viraneliği ve su şebekelerinin yokluğu

9- İdarenin asillere, bagilere karşı aciz oluşu, ölçüsüzlük ve o kadar övündükleri Kur’an’ın kanunlarını yok denebilecek kadar az tatbik etmeleri

10- Ekonomik çöküntü, fakirlik ve geri kalmışlık

11- Nizami bir ordunun olmayışı, silahsızlık ve silahların klasik ve çürük oluşu

12- Kadın haklarının çiğnenmesi

13- Çevre sağlığının ve temizliğin yokluğu

İngilizler, İslamiyeti imha etmek için hazırladıkları haince planlarla iki büyük, Hindistan ve Osmanlı İslam devletini yıkmak için uyguladılar. Hindistan’a;

-Vehhabi

-Kadıyani

-Tebliğ-i Cemaat

-Cemaat-i İslamiye

Gibi bozuk İslam fırkaları kurdular. Ardından İngiliz ordusu, Hindistan’ı kolaylıkla işgal etti. İslam alimleri zindanlarda, ölüme terk edildi. Sultanı hapsedip iki oğlunu parçaladılar. Nadide eserleri yağmalayıp gemilerle Londra’ya taşıdılar. Hint Sultanlarından Şah Cihan’ın eşi Begüm için yaptırdığı Taç Mahal adlı türbenin duvarlarından çaldıkları değerli taşların yeri şu anda çamurla sıvalıdır. Ama İslamiyet’i yok etmek için harcadıkları servetleri ayaklarına dolandı. İki cihan harbinde de cezalarını buldular. Almanların İngiltere’yi işgal etmesinden korkan İngiliz zenginleri, kilise mensupları, nezaret mensupları gemilerle Amerika’ya kaçarken, Almanların harp gemilerinden bıraktıkları mıknatıslı mayınlarla battılar. Atlas okyanusunda boğuldular. Harpten sonra tüm müstemlekeler nezaretlerini terk ettiler. Britanya adasında mahsur kaldılar.

 Birinci Kısım – Yedinci Fasıl

İkinci sır, bir asırlık bir zaman içinde İslam’ı yok etmek unutturmak gayesiyle, nazırlıktaki rütbeli İngilizler için hazırlanmış, elli sayfalık bir plandı. Bu planlar 14 maddede toplanmıştı:

1- Buhârâyı, Tacikistânı, Ermenistânı, Horâsân ve etrâfını istilâ etmek için, Rus Çârı ile çok iyi bir ittifak ve yardım anlaşması kurmamızdır. Yine, Rusya ile hududu olan Türk topraklarını da istila etmek için, Ruslarla bir anlaşma yapmamız lâzımdır.

2- İslam âlemini, hem içerden, hem de dışarıdan yıkmak için, Fransa ve Rusya ile, işbirliği yapmamız lazımdır.

3- Türk-İran hükûmetleri arasına çok şiddetli fitne ve ihtilaflar sokup, her iki tarafta milliyetçilik ve kavmiyet fikirlerini kuvvetlendirmemiz lazımdır. Ayrıca, birbirine komşu bütün Müslüman kabile ve milletlerin arasına ve Müslüman memleketler arasına fitne ve düşmanlık sokmamız lazımdır. Kaybolmuş olanları dahil, bütün bozuk mezhepleri ihya edip, canlı tutmak ve birbirine düşürmek lazımdır.

4- İslam memleketlerinden bazı parçaları gayr-ı Müslimlerin eline vermek lazımdır. Mesela: Medine’yi yehudilere,  İskenderiye’yi Hıristiyanlara, İmareyi Saibeye, Kermanşahı Ali’yi ilahlasdıran nusayrilere, Musul’u yezidilere, İran körfezini hindulara, Trablusu dürzilere, Karsı Ermenilere ve Alevilere, Maskatı hariciere vermek lâzımdır.

5- Müsliman Osmanlı ve İran hükümetlerini, mümkün mertebe, birbirleriyle hiç anlaşamayan ufak mahallî devletlere bölmeyi planlamak lazımdır. Hindistan’ın şimdiki hali gibi.

6- İslamın bünyesinde, tahrîf edilmiş din ve mezhepler ihdas etmek lâzımdır ve icat edeceğimiz bu dinlerin her birisinin bir memleketin insanlarının hevâave hevesine uygun olması için, çok ince bir plan yapmalıyız. Şi’anın memleketinde dört din icat edeceğiz: 1- Hazret-i Hüseyni ilahlaştıran bir din, 2- Ca’fer-i Sâdıkı ilahlaştıran bir din, 3- Mehdîyi ilahlaştıran bir din, 4- Alî Rızâyı ilahlaştıran bir din.

7- Zina, livata, yani homoseksüellik, içki ve kumar ile Müslümanların arasına fitne ve fesat tohumları saçılacak.

8- İslam memleketlerinde fasid liderler, zalim kumandanlar yetiştirmeye bunları hükümetin başına geçirerek, İslamiyet’e uymayı yasaklayan kanunlar çıkarttırmak lazımdır.

9- Mümkün mertebe Arabi’nin öğretilmesine mani olacaksınız.

10- Devlet adamlarının etrafına adamlarımızı yerleştirip, onların vasıtasıyla, nazırlığımızın arzularını tatbik etmek için, onları bu devlet adamlarının müsteşarları haline getirmeliyiz. Bu isin en kolay yolu, köle ticaretidir: Köle ve cariye olarak göndereceğimiz casusları Müslüman devlet adamlarını ihata edeceklerdir.

11- Misyonerliğin sahasını genişletip, her sınıf ve mesleğe bilhassa doktor, mühendis, muhasebeci vs gibi mesleklere sokmalıyız. (İngilizler bu çalışmalarında muvaffak oldular.)

 

Necdli Muhammedin yanında iki sene kaldım. Davetini ilan etmek için bir program hazırladık. Nihayet, 1730 senesinde, onun azmini kuvvetlendirdim. Kendine yardımcı topladıktan sonra davetini kendine çok yakın olanlara anlattı. Günbegün genişletti. Onu düşmanlarından korumak için, etrafına muhafızlar koydum. Daveti yayıldıkça muhalifleri çoğalıyordu.

ingiliz Casusunun İtirafları

İkinci Kısım: İNGİLİZLERİN İSLAM DÜŞMANLIĞI

Müstemleke işleri iki nezarete tevdi edilmiştir. Bunlar, Müstemlekeler nezareti ve Hindistan nezaretidir. Müstemlekeler nezaretinin basında, (Secretary of state for the Colonial department) (İngiliz müstemlekeler nazırı) unvanını taşıyan kimse bulunur. Bu nâzırın iki müsteşarı ve dört muavini vardır. Müsteşarın biri avam kamarasından olur. Diğer müsteşar ve muavinleri devamlıdır. İktidarın değişmesi ile bunlar değişmezler.

Bu dört muavinden biri, Kanada, Avustralya ve bazı adalar ile, ikincisi, Cenubi Afrika ile, üçüncüsü, Şarki ve Garbi Afrika ile, dördüncüsü ise Hindistan ile meşgul olur.

İngiliz İmparatorluğu, kendisine (Üzerinde Güneş Batmayan Devlet) unvanını vermiştir. Kanada, Güney Afrika, Yeni Zelanda, Fiji, Pasifik adaları, Papua, Tonga, Avustralya, İngiliz Belucistanı, Birmanya, Aden, Somali, Borneo, Brunei, Sarawak, Hindistan, Pakistan, Bengladeş, Malezya, Endonezya, Hong-Kong, Çinin bir kısmı, Kıbrıs, Malta, (1882) de Mısır, Sudan, Nijer, Nijerya, Kenya, Uganda, Zimbabwe, Zambia, Malawi, Bahama, Greneda, Guyana, Botswana, Gambia, Gana, Sierra Leone, Tanzanya, Singapur gibi devletler İngilizlerin hegemonyası içine alındı. Bu dünya devletleri, hem dinlerini, dillerini, örf ve adetlerini kaybettiler. Yeraltı ve yerüstü zenginlikleri İngilizler tarafından sömürüldü.

90 kişi ile Hümayun Şah’ın türbesine giden Hudson, Sultana, oğullarına ve hanımına dokunulmayacağına dair teminat verdi. Bu papaza aldanan Bahadır Şah teslim oldu. Hudson, İngiliz siyaseti ve hilesi ile kandırdığı, sultanın iki oğlu ve torununu ele geçirince, hemen zincire vurdu. Şahın iki oğlu ve bir torununu elleri bağlı olarak Delhi’ye getirirken yolda, Hudson genç şehzadeleri soydurup, bizatihi kendisi göğüslerine kursun sıkarak şehit etti. Kanlarından içti. Bu genç şehitlerin cesetlerini halkı korkutmak için Kal’a kapısına astırdı. Bir gün sonra başlarını, İngiliz genel valisi Henri Bernarda gönderdi. Sonra şehitlerin etinden çorba yaparak Şah ve hanımına gönderdi. Çok aç olduklarından ağızlarına aldıkları eti çiğneyemediler, yutamadılar. Kusarak çorba tabaklarını yere bıraktılar. Hudson haini:

-Niçin yemediniz? Çok güzel çorbadır. Oğullarınızın etinden yaptırdım. dedi.

Ömür boyu hapse mahkum edilen Şah,  Hind-i Çine (Rangona)’ya sürgün edildi.

Meşhur Gandhi, tahsilini İngiltere’de yaparak, Hindistan’a dönmüştür. Hıristiyanlaşdırılmış bir Hintlinin, hatta Porbandar şehrinin başpapazının oğludur. Hintlilerin ne kadar ağır şartlar altında çalıştıklarını, ne kadar fena muamele gördüklerini öğrenince İngilizlerle mücadeleye başladı. İlk şöhretine de, burada kavuşmuştu.

İngiliz Casusunun İtirafları

Üçüncü Kısım  – HULÂSAT-ÜL-KELÂM RİSÂLESİ

Yusuf Nebhani “Rahmetullahi Aleyh” bu risalesinde buyuruyor ki:

Allahü tealaya hamd olsun! Dilediğini ihsan ederek, hidayete kavuşturmakta, dilediğini dalalette bırakmaktadır. Peygamberlerin ve seçilmişlerin en üstünü olan, efendimiz Muhammed Aleyhisselama salat ve selam olsun! Bu risaleye Hulâsat-ül-Kelâm fî Tercîh-i Dîn-il-İslam yani (İslam Dinini seçmeye yarayan sözlerin hulasası) ismini verdim. (Yusuf Nebhani, 1932’de Beyrut’ta vefat etmiştir.)

Aklı olan, kendi dinini ve başka dinleri incelemeli, dinler arasında hak olanı anlamalı, ona sarılmalıdır. Mevcut dinler arasında, Rabbin sıfatlarını, ibadet şekillerini ve mahluklar arasındaki muameleyi en faydalı olarak bildiren hangisidir?

Akıl, iyiyi kötüden ayıran bir kuvvettir. Kötüyü terk etmek, iyiyi de tetkik etmek lazımdır. Peygamberlerini, Eshabını ve Ümmetini ve din büyüklerini incelemektir. Bir dine tabi olmak, ebedi  saadete kavuşmak ve sonsuz felaketlerden kurtulmak içindir. Yoksa anadan babadan kalma bir din ile öğünmek için değildir. Peygamber de, kendisinde peygamberlik şartları bulunan ve Allahü teala’nın emirlerini kullarına bildiren bir insandır.

Kur’an-ı Kerim’de, her ibadet, güzel ahlak, hukuk, ticaret, ziraat ve fen bilgilerine teşvik, uzun bildirilmiştir. Cismani ve ruhani her müşkilat halledilmiştir. Şairler, Edipler, Kafirler 1400 seneden beri çok çalıştıkları halde Kur’an-ı Kerim’in bir ayetini bir benzerini söyleyemediler. Kelimeleri Arabi olup, her yerde kullanıldığı halde, bir ayetinin benzerinin söylenememesi, onun mucize olduğunu göstermektedir. Muhammed Aleyhisselamın diğer mucizeleri bitmiş, yalnız isimleri kalmış, Kur’ân-ı Kerîm ise, her zaman ve her yerde, güneş gibi parlamaktadır. Her derde ilaç ve derman olmaktadır.

Allahü teala, bütün kullarını mesut etmek için, onu Habîb-i Ekremine ikram ve inzal buyurmuştur. Sonsuz lütuf ve merhameti ile, tahrif ve tebdîlden hıfz ve himâye eylemiştir. Diğer kütüb-i semâviyye için, böyle bir vaatte bulunmamıştır. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm-i, sevgili Peygamberi Muhammed Aleyhisselama, Cebrail ismindeki melek ile, parça parça, yirmi üç senede gönderdi. Birinci Halife Ebu Bekir “Radıyallahü Teâlâ Anh” da, Allahü teâlânın gönderdiği bu ayetleri, bir araya cem’ ettirip, yazdırdı. Böylece, (Mushaf) denilen büyük bir kitap meydana geldi. Otuzüçbin Sahabi, bu Mushafın, Muhammed Aleyhisselamın bildirdiğinin aynı olduğuna, sözbirliği ile karar verdi.

 

 

Yasemin Sayalı

Bir ahir zamandı. Sokaklar çok dardı. Kesse Leyla bileğini. Mecnun kanardı...

1 Yorum

Sen de yorum yaz

Bu yazı hakkında yorumunuzu bekliyoruz